Çocuklarımızın Başarısından Önce Ruhlarını Korumalıyız
Bir çocuğun aldığı puan, onun kim olduğunu anlatmaz.
Çocuğumuzun kaç net yaptığına bakmadan önce, son zamanlarda kaç kez gerçekten mutlu olduğunu sormayı ne zaman unuttuk?
Eğitim hayatı başladığı andan itibaren çocuklarımızın önüne bir hedef koyuyoruz. Daha yüksek notlar, daha iyi bir okul, daha başarılı bir sınav sonucu, daha iyi bir üniversite…
Elbette çocuklarımızın emek vermesini, kendilerini geliştirmesini ve hedeflerinin peşinden gitmesini isteriz. Onların iyi bir eğitim alması, kendi ayakları üzerinde durabilmesi ve geleceğini kurabilmesi hepimizin ortak dileği.
Ancak bazen fark etmeden bir çizgiyi aşıyoruz.
Başarıyı, çocuğumuzun değerinin ölçüsü hâline getiriyoruz.
“Kaç aldın?”
“Arkadaşın kaç aldı?”
“Bu puanla nasıl bir okul kazanacaksın?”
“Biraz daha çalışsaydın yapardın.”
“Senin kapasiten daha yüksek.”
Bu cümlelerin çoğu kötü niyetle söylenmiyor. Aksine, çoğu zaman sevdiğimiz için, geleceğini düşündüğümüz için söylüyoruz.
Fakat çocuk, bizim niyetimizi değil; kendisine verdiğimiz mesajı taşıyor.
Ve bazen o mesaj şu oluyor:
“Başarılı olduğumda değerliyim.”
İşte burada durup düşünmemiz gerekiyor.
Çünkü bir çocuk için başarısız olmak ile başarısız hissetmek aynı şey değildir.
Bir sınav kötü geçebilir. Bir dersin notu düşük olabilir. Bir hedefe ulaşılamayabilir. Bunların hepsi hayatın içinde telafi edilebilir.
Ama çocuk kendisini yetersiz, değersiz veya sevgiyi hak etmek için sürekli bir şeyleri başarmak zorunda hissederse, mesele artık yalnızca akademik başarı olmaktan çıkar.
Çocuğun ruhuna dokunmaya başlar.
Peki çocuklarımızın gerçekten neye ihtiyacı var?
Bazen cevabı çok karmaşık hâle getiriyoruz.
Oysa bir çocuğun ihtiyacı yalnızca iyi bir okul değildir.
Dinlenmeye ihtiyacı vardır.
Anlaşılmaya ihtiyacı vardır.
Hata yapabileceğini bilmeye ihtiyacı vardır.
Kendisini başkalarıyla kıyaslamadan değerli hissedebilmeye ihtiyacı vardır.
Ve en önemlisi, başarısız olduğunda da sevileceğini bilmeye ihtiyacı vardır.
Çünkü çocuklarımızın hayatındaki en önemli güven cümlelerinden biri şudur:
“Ne olursa olsun, sen benim için değerlisin.”
Bu cümle başarıyı önemsizleştirmez.
Tam tersine, çocuğun başarısına daha sağlıklı bir zemin hazırlar.
Kendini yalnızca aldığı nota göre değerlendirmeyen bir çocuk, başarısızlıktan daha az korkar. Hata yaptığında yeniden deneyebilir. Eleştiriyi kişiliğine yönelik bir saldırı gibi algılamak yerine gelişimin bir parçası olarak görebilir.
Çocuklarımızı birbirleriyle değil, dünkü hâlleriyle kıyaslayalım.
Her çocuğun öğrenme hızı farklıdır.
Kimi matematikte çok iyidir, kimi sözel alanda parlar. Kimi kalabalıkların içinde kendini rahat ifade eder, kimi sessizce üretir. Kimi yeteneğini erken keşfeder, kimi yıllar sonra…
Çocuklarımızı aynı kalıba sokmaya çalıştığımızda, onların farklılıklarını problem gibi görmeye başlayabiliriz.
Oysa eğitim, çocukları birbirine benzetmek değil; her çocuğun kendi potansiyelini keşfetmesine eşlik etmektir.
Bu nedenle “Arkadaşın yaptı, sen neden yapamadın?” demek yerine,
“Geçen sefer yapamadığın hâlde bugün bunu nasıl başardın?”
diye sorabilmek çok daha değerlidir.
Çünkü çocuklarımızın yarıştığı kişi arkadaşları değil, kendi gelişim yolculuklarıdır.
Bir gün sınavlar bitecek.
Bir gün karne heyecanı sona erecek.
Bir gün üniversite sınavının sonucu açıklanacak.
Bir gün çocuklarımız büyüyecek ve kendi hayatlarını kuracaklar.
O gün geriye sadece kaç puan aldıkları kalmayacak.
Çocukluklarında kendilerini nasıl hissettikleri kalacak.
Evlerinde hata yaptıklarında nasıl karşılandıkları…
Başarısız olduklarında yanlarında kimin olduğu…
Kendilerini anlatmak istediklerinde dinlenip dinlenmedikleri…
Ve belki de en önemlisi, kendilerini oldukları hâlleriyle sevilebilir hissedip hissetmedikleri.
Bu yüzden çocuklarımızın başarılarını elbette önemseyelim.
Onlara hedef koyalım.
Sorumluluk vermeyi, emek vermeyi, disiplinli olmayı öğretelim.
Ama bütün bunları yaparken onlara şunu da hatırlatalım:
Sen aldığın nottan daha fazlasısın.
Sen kazandığın okuldan daha fazlasısın.
Sen çözdüğün soru sayısından daha fazlasısın.
Bir sınav sonucu senin geleceğinin tamamını belirlemez.
Bir başarısızlık senin kim olduğunu tanımlamaz.
Ve hiçbir karne, bir çocuğun değerini ölçebilecek kadar büyük değildir.
Çocuklarımızın eline önce başarı belgesi değil, kendilerine güvenebilecekleri bir hayat vermeliyiz.
Çünkü başarı değişebilir.
Meslek değişebilir.
Hedefler değişebilir.
Hayatın yönü değişebilir.
Ama çocuklukta kurulan o iç ses, insanın hayatı boyunca onunla birlikte yürüyebilir.
O nedenle gelin, çocuklarımıza yalnızca başarılı olmayı değil;
kendilerini sevmeyi,
hata yaptıklarında yeniden başlamayı,
yardım istemeyi,
başkalarıyla değil kendileriyle yarışmayı
ve en önemlisi,
başarısız olduklarında da değerli olduklarını bilmeyi öğretelim.
Çünkü bazen bir çocuğa verebileceğimiz en büyük başarı şudur:
“Ne olursan ol, hangi yoldan gidersen git; kendini kaybetmeden büyü.”
Ve belki de çocuklarımızın başarısından önce korumamız gereken şey tam olarak budur:
Ruhları.
Türkolog, Eğitimci, Danışman
Anka Eğitim ve Gelişim Merkezi Kurucusu
Reyhan Karakurt Cintosun