Zeynep  BATIMOR
Köşe Yazarı
Zeynep BATIMOR
 

Çocukluğumu Özledim...Nerede O Ramazanlar?

Bazen içimde tarifsiz bir sızıyla çocukluğumu özlüyorum. Yeniden çocuk olmak istiyorum. Annemle babam uzaklarda olsalar da, bizi bırakıp gurbet ellere gitmiş olsalar da, içimde hâlâ o yılların sıcaklığı yaşıyor. Nerede şimdi o çocukluğumdaki hayat? O yıllarda bugünkü gibi teknoloji yoktu. Masallar anlatılır, hayaller kurulurdu. Çocuklar güzel sözler, ibretli hikâyeler dinlerdi. Büyüklerine saygı gösteren, yaşlılara yer veren, yardım etmeyi bilen, büyüklerinin sözünden çıkmamaya özen gösteren bir gençlik vardı. Duygular saf, kalpler temizdi. Dostluklar çıkarsız, sevgiler hesapsızdı. İşte bu yüzden, “Keşke yine o günlerdeki gibi çocuk olsaydım.” diyorum. Keşke bizim çocuklarımız da bizim yaşadıklarımızı yaşayabilselerdi. İp atlayan, beş taş oynayan, körebe, saklambaç, birdirbir oynayan; çember çeviren, tel arabalar süren çocuklar vardı. Trafiğin ve arabaların az olduğu sokaklarda özgürce koşardık. Her şey doğaldı. Sebze ve meyve mevsiminde yenirdi; kokusu uzaklardan duyulan, tadına doyum olmayan ürünlerdi onlar. Şimdilerin “doğal, organik” dedikleri şeyler o zaman hayatın ta kendisiydi. Bostan tarlasına girip doya doya yemeyi özledim. Sepetlere doldurduğumuz sebze ve meyveleri gururla eve taşıyışımızı özledim. Akşam mandalina toplamaya giden ablaların yolunu gözleyip, onlardan birer ikişer mandalina almanın heyecanını özledim. Sığırların kuyruğundan tutup peşlerinde koşturuşumuzu özledim. Akşama kadar koşturup yorulduğumda, “Nine, ayaklarım çok ağrıyor.” deyişimi özledim. Ninemin, “Yine mi akşama kadar koşturdun?” diye sitem edişini… Ayaklarımı yazmasıyla sarıp, “Ah be yavrum! Ben sana ne diyeyim? İç şu aspirini, sabaha bir şeyin kalmaz.” diye şefkatle söylenişini özledim. Kışın, sobanın etrafında toplanıp çaydanlığın üzerinde fokur fokur kaynayan çayın kokusunu içime çekmeyi özledim. Sobanın üzerinde patlayan kestaneleri sabırsızlıkla beklemeyi ve o sıcaklığı avuçlarımda hissetmeyi özledim. Bayramlar bir nimet gibiydi. O güzel gelenekler bize birlik olmayı, dostluğu, barışı hatırlatırdı. Harçlıklarımızı alır, sayar, sonra mahalle bakkalında heyecanla harcardık. Misafir gelmesini severdik. İstediğimiz bir şey için önce özlem duyar, sabrederdik; imkân olursa alınırdı. Doyumsuz değildik. Şükretmesini bilirdik. Çeşmeden akan sular memba suyu gibiydi; kana kana içerdik. Kız çocuklarının bez bebekleri vardı; onlarla kurulan küçük dünyalar kocaman hayaller taşırdı. Mahallede kavga edip “Seninle ölünceye kadar konuşmayacağım!” deyip ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yine evcilik oynamayı özledim. Annemle babamın Almanya’dan dönüş yolunu gözlemeyi özledim. Çocuklara büyüklerinin adının verilmesini özledim. Odun ve kömür sobalarını, gaz lambalarını… Elektriğin, televizyonun olmadığı akşamlarda gaz lambasının ışığında yere uzanıp ödev yapmayı özledim. Ninemin her sabah yayıkta yaptığı ayranı içmeyi, yayıktan çıkardığı tereyağını bazlama ekmeğinin üzerine sürüp yazın yaptığı salçayla birlikte yemeyi özledim. Hamide halamın her sabah, “Yine mi üzerimi ıslattın? Ben sana ne yapayım şimdi?” diye tatlı sert çıkışını bile özledim. Kısacası ben çocukluğumu özledim. O saf zamanı, o temiz kalbi, o hesapsız sevgiyi özledim. Nerede şimdi o çocukluk? Yoksa çocukluk bir yerlerde değil de, büyürken yüreğimizden düşen bir parça mı?Çok uzaklara gitmeme gerek yok… Bundan yirmi beş yıl öncesine, eski Ramazanlara gitsem yeter. Ramazan geldi mi mahallede tatlı bir telaş başlardı. Evlerin içi ayrı, sokakların kalbi ayrı çarpardı sanki. O zamanlar komşuluk ilişkileri muhteşemdi. Çocuklarımız birlikte büyür, aynı sokakta düşer kalkar, aynı sofraların bereketine ortak olurdu. Akşam iftar vakti yaklaştığında mutfaklardan yükselen kokular birbirine karışırdı. Yaptığımız yemekten bir tabak da komşuya ayırmak, paylaşmanın en güzel hâliydi. O tabağı uzatırken duyduğumuz mutluluk, yemeğin lezzetinden daha kıymetliydi. Ekmeğimizi bölüşürdük. Bir lokma ikiye ayrılır, ama gönüller bir olurdu. Paylaşmak, sofranın en güzel yemeğiydi. Şimdi ise Ramazan ayı sessiz, sedasız geçiyor. Ne o eski telaş var ne de kapı kapı dolaşan sıcaklık… Işıklar yanıyor belki, sofralar kuruluyor; ama o eski samimiyet, o içtenlik eksik. Kalabalıklar arttı, fakat gönüller sanki biraz daha yalnızlaştı. Ve ben o günleri çok özlüyorum. Galiba biz zamanın değerini bilemedik. O anların kıymetini, geçip gidince anladık. Meğer en büyük zenginliğimiz; kalabalık sofralar, paylaşılan tabaklar ve gönülden edilen dualarmış. Nerede şimdi o çocukluk? Nerede o eski Ramazanlar? Yoksa biz büyüdükçe mi eksildi o güzellikler, yoksa zaman mı alıp götürdü içimizdeki o saf heyecanı?
Ekleme Tarihi: 23 Şubat 2026 -Pazartesi

Çocukluğumu Özledim...Nerede O Ramazanlar?

Bazen içimde tarifsiz bir sızıyla çocukluğumu özlüyorum. Yeniden çocuk olmak istiyorum. Annemle babam uzaklarda olsalar da, bizi bırakıp gurbet ellere gitmiş olsalar da, içimde hâlâ o yılların sıcaklığı yaşıyor.

Nerede şimdi o çocukluğumdaki hayat?

O yıllarda bugünkü gibi teknoloji yoktu. Masallar anlatılır, hayaller kurulurdu. Çocuklar güzel sözler, ibretli hikâyeler dinlerdi. Büyüklerine saygı gösteren, yaşlılara yer veren, yardım etmeyi bilen, büyüklerinin sözünden çıkmamaya özen gösteren bir gençlik vardı. Duygular saf, kalpler temizdi. Dostluklar çıkarsız, sevgiler hesapsızdı. İşte bu yüzden, “Keşke yine o günlerdeki gibi çocuk olsaydım.” diyorum. Keşke bizim çocuklarımız da bizim yaşadıklarımızı yaşayabilselerdi.

İp atlayan, beş taş oynayan, körebe, saklambaç, birdirbir oynayan; çember çeviren, tel arabalar süren çocuklar vardı. Trafiğin ve arabaların az olduğu sokaklarda özgürce koşardık. Her şey doğaldı. Sebze ve meyve mevsiminde yenirdi; kokusu uzaklardan duyulan, tadına doyum olmayan ürünlerdi onlar. Şimdilerin “doğal, organik” dedikleri şeyler o zaman hayatın ta kendisiydi.

Bostan tarlasına girip doya doya yemeyi özledim. Sepetlere doldurduğumuz sebze ve meyveleri gururla eve taşıyışımızı özledim. Akşam mandalina toplamaya giden ablaların yolunu gözleyip, onlardan birer ikişer mandalina almanın heyecanını özledim. Sığırların kuyruğundan tutup peşlerinde koşturuşumuzu özledim.

Akşama kadar koşturup yorulduğumda, “Nine, ayaklarım çok ağrıyor.” deyişimi özledim. Ninemin, “Yine mi akşama kadar koşturdun?” diye sitem edişini… Ayaklarımı yazmasıyla sarıp, “Ah be yavrum! Ben sana ne diyeyim? İç şu aspirini, sabaha bir şeyin kalmaz.” diye şefkatle söylenişini özledim.

Kışın, sobanın etrafında toplanıp çaydanlığın üzerinde fokur fokur kaynayan çayın kokusunu içime çekmeyi özledim. Sobanın üzerinde patlayan kestaneleri sabırsızlıkla beklemeyi ve o sıcaklığı avuçlarımda hissetmeyi özledim.

Bayramlar bir nimet gibiydi. O güzel gelenekler bize birlik olmayı, dostluğu, barışı hatırlatırdı. Harçlıklarımızı alır, sayar, sonra mahalle bakkalında heyecanla harcardık. Misafir gelmesini severdik. İstediğimiz bir şey için önce özlem duyar, sabrederdik; imkân olursa alınırdı. Doyumsuz değildik. Şükretmesini bilirdik.

Çeşmeden akan sular memba suyu gibiydi; kana kana içerdik. Kız çocuklarının bez bebekleri vardı; onlarla kurulan küçük dünyalar kocaman hayaller taşırdı. Mahallede kavga edip “Seninle ölünceye kadar konuşmayacağım!” deyip ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi yine evcilik oynamayı özledim.

Annemle babamın Almanya’dan dönüş yolunu gözlemeyi özledim. Çocuklara büyüklerinin adının verilmesini özledim. Odun ve kömür sobalarını, gaz lambalarını… Elektriğin, televizyonun olmadığı akşamlarda gaz lambasının ışığında yere uzanıp ödev yapmayı özledim.

Ninemin her sabah yayıkta yaptığı ayranı içmeyi, yayıktan çıkardığı tereyağını bazlama ekmeğinin üzerine sürüp yazın yaptığı salçayla birlikte yemeyi özledim. Hamide halamın her sabah, “Yine mi üzerimi ıslattın? Ben sana ne yapayım şimdi?” diye tatlı sert çıkışını bile özledim. Kısacası ben çocukluğumu özledim.
O saf zamanı, o temiz kalbi, o hesapsız sevgiyi özledim.

Nerede şimdi o çocukluk?
Yoksa çocukluk bir yerlerde değil de, büyürken yüreğimizden düşen bir parça mı?Çok uzaklara gitmeme gerek yok… Bundan yirmi beş yıl öncesine, eski Ramazanlara gitsem yeter. Ramazan geldi mi mahallede tatlı bir telaş başlardı. Evlerin içi ayrı, sokakların kalbi ayrı çarpardı sanki.

O zamanlar komşuluk ilişkileri muhteşemdi. Çocuklarımız birlikte büyür, aynı sokakta düşer kalkar, aynı sofraların bereketine ortak olurdu. Akşam iftar vakti yaklaştığında mutfaklardan yükselen kokular birbirine karışırdı. Yaptığımız yemekten bir tabak da komşuya ayırmak, paylaşmanın en güzel hâliydi. O tabağı uzatırken duyduğumuz mutluluk, yemeğin lezzetinden daha kıymetliydi.

Ekmeğimizi bölüşürdük. Bir lokma ikiye ayrılır, ama gönüller bir olurdu. Paylaşmak, sofranın en güzel yemeğiydi.

Şimdi ise Ramazan ayı sessiz, sedasız geçiyor. Ne o eski telaş var ne de kapı kapı dolaşan sıcaklık… Işıklar yanıyor belki, sofralar kuruluyor; ama o eski samimiyet, o içtenlik eksik. Kalabalıklar arttı, fakat gönüller sanki biraz daha yalnızlaştı.

Ve ben o günleri çok özlüyorum.

Galiba biz zamanın değerini bilemedik. O anların kıymetini, geçip gidince anladık. Meğer en büyük zenginliğimiz; kalabalık sofralar, paylaşılan tabaklar ve gönülden edilen dualarmış.

Nerede şimdi o çocukluk?
Nerede o eski Ramazanlar?

Yoksa biz büyüdükçe mi eksildi o güzellikler, yoksa zaman mı alıp götürdü içimizdeki o saf heyecanı?

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve rotayonhaber.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.