
Bir kadın öldü bu topraklarda yine.
Bir öğretmen.
Bir anne.
Bu toprağın can kadınlarından biri.
Öldürüldü.
Hem de okulunda, sınıfında.
Hem de öğrencisi tarafından…
Bir anne öldü.
Bir kız çocuğu.
Anne-kız sessizce ölüme gittiler.
Biz izledik.
Bu topraklarda.
Yanı başımızda…
Sınırımızın öte yanında, komşumuzda,
bir kız okulu bombalandı.
Okulları başlarına yıkıldı bir anda, yandı.
Küllerin arasında 200’e yakın kız öğrenci.
Ve öğretmenleri dünya izlerken ölüp gitti masumca.
Dilimizin kolayca dediği her sayı bir candı.
Bir çocuktu.
Bir evlattı.
Anneydi…
Yüzlerce mezar kazıldı yan yana ağıtlarla.
Bir savaşın içinde yüzlerce kız çocuğunun çığlığı duyuldu ve kayboldu bir anda.
Yakınımızdaki topraklarda.
Bastığımız toprağa kan bulaştı.
Kadın ve kızların kanı…
Aynı göğün altında nefes aldığımız.
Tanıdığımız, tanımadığımız.
Ve onların haberi yayıldı dünya yüzüne.
Biz izledik, üzüldük, yorum yaptık, temennide bulunduk.
Kadınların, anaların, gencecik kızların böyle göçüp gitmesi dokundu yüreğimizin ta en derinine.
Hikâyelerini tekrar tekrar okuduk.Neden, niçin sorguladık.
Keşkelerle bitirdik cümlelerimizi.
Ama insan canı, kadınların canı “Keşke!” ihtimallerinin çok çok dışında kıymetli.
Karanlık bir teknolojik çağın içinden geçerken verilen bu kayıplar hepimizi ve dünyayı derinden sarsarken çözüm bulmaya da yöneltiyor.
Ne yapacağız?
Öylece durup seyredecek miyiz?
Sadece üzülecek miyiz?
Yoksa bir şeyler mi yapacağız?
İyiliği ayağa kaldırmanın zamanı gelmedi mi?
Kötülüğe “Dur!” demenin vakti değil mi?
Dilek Tuna Memişoğlu