
İnsanlar tarihin taşlara yazıldığını sanır fakat en eski bilgiler taşta değil, suda saklıdır.
Çünkü taş kırılır, yazılar silinir ama nehirler hatırlamayı bırakmaz.
Kadim anlatılara göre dünyada insanlığın hafızasını taşıyan üç büyük nehir vardır:
Nil, Dicle ve Fırat.
Bu nehirler yalnızca su taşımaz; geçmişin bilgisini, unutulan inançları ve insanın yaratılışla kurduğu bağı da taşır.
İşte “Sabilik” denen yolun bu nehirlerin kıyısında doğduğu söylenir.
Sabilik’e göre insanlık, Hz. Âdem ile başlayan bir bilgeliğin mirasçısıdır ve bu öğreti peygamberler aracılığıyla korunarak insanlara aktarılmıştır. Bu yolun en önemli işaretlerinden biri “su”dur… Çünkü su, hem başlangıcı hem de arınmayı temsil eder.
Sabiler beyaz giysiler giyer ve beyazı saflığın işareti sayarlar.
Ancak eski anlatılar, beyazın sırrının yalnızca onlara ait olmadığını fısıldar.
Çok daha güneyde, eski Habeşistan topraklarında, bugün Etiyopya olarak bilinen diyarda insanlar kutsal günlerde ve büyük sevinç anlarında beyaza bürünür.
Bu geleneğin kökü, bilgeliğiyle tanınan Saba Melikesi Belkıs’a bağlanır.
Rivayetlere göre Belkıs, Hz. Süleyman ile karşılaştığında doğanın gizli düzenini ve görünmeyen güçlerin dengesini öğrenmiştir. Süleyman’a atfedilen kudret, nasıl rüzgârı ve varlıkları anlamaksa Belkıs’ın bilgeliği de gücü zorla kullanmak yerine dengeyi korumayı bilmektir.
Bu yüzden onun halkı, nehirlerin doğduğu topraklarda yaşayanlar, efsanelerde “Nil’in Bekçileri” olarak anılmıştır.
Nil’in bekçileri ikiye ayrılmıştır:
Güneydekiler ve kuzeydekiler.
Güneydekiler, suyun kaynağını korur.
Kuzeydekiler ise nehrin taşıdığı bilgiyi dünyaya yayar.
Nehir güneyden kuzeye akarken yalnızca su değil, insanlığın hafızası da yol alır.
Aynı hafızanın izleri Dicle ve Fırat kıyılarında da görülür.
Bu yüzden bazı eski sözler üç nehrin görünmeyen bir bağla birbirine bağlı olduğunu söyler.
Her nehir, yaratılışın farklı bir hatırasını taşır.
Kadim anlatılar, suyun insanlık tarihinde yalnızca temizleyici değil, koruyucu da olduğunu söyler.
Bunun en büyük işareti Nil Nehri’nde gerçekleşen olaydır.
Rivayete göre zulmün arttığı bir zamanda bir çocuk suya bırakılmıştır.
İnsanların korkuyla sakladığı bu çocuk, Nil’in akışıyla korunmuş ve nehir onu güvenli bir kıyıya taşımıştır.
Bu çocuğun adı Musa idi…
Nil onu yok etmemiş, aksine korumuş çünkü su, yaratılışın emanetini tanımıştı.
Böylece nehir yalnızca bir akarsu değil, “ilahi iradenin taşıyıcısı” olarak görülmeye başlanmıştır.
Hz. Süleyman’dan sonra anlatılan bilgelik hikâyelerinde bu olay, suyun gücünün en açık kanıtı sayılmıştır.
Çünkü Süleyman’a verilen hikmet doğanın düzenini anlamaktı.
Musa’nın hikâyesi ise bu düzenin insanı koruyabileceğini gösteriyordu.
Böylece kadim öğretinin üç büyük işareti birleşti. Âdem başlangıcı temsil etti, Yahya suyla arınmayı hatırlattı ve Musa suyun koruyucu gücünü gösterdi.
Bu yüzden eski sözlerde şöyle denildiği anlatılır:
“Su yalnızca temizlemez, seçilmiş olanı taşır.”
İnsanlar nehirleri anlamayı bıraktığında dengeyi de kaybetmeye başlar
fakat su akmaya devam ettiği sürece yaratılışın bilgisi tamamen yok olmaz.
Nil’in Musa’yı taşıdığı gün, nehirlerin sadece doğa değil, hafıza olduğuna inanılmıştır.
Ve o günden sonra nehir kıyılarında şu düşünce yaşamaya devam etmiştir:
İnsan suyu korursa, su da insanın yolunu korur.
Çünkü nehirler akmayı bırakmadıkça, Âdem’den başlayan,
Yahya ile arınan ve Musa ile taşınan hikâye de asla sona ermez.
Musa Aşkın