Hayat bazen insanın elinden her şeyi tek tek almaz.
Daha sessiz davranır. Önce heyecanları eksiltir, sonra umutları.
Ardından alışkanlıkları siler.
Bir gün dönüp baktığınızda, her şey yerli yerinde görünür ama içinizde tarif edemediğiniz
bir boşluk vardır. İnsan çoğu zaman mutluluğu kaybettiğinde değil, anlamı kaybettiğinde boşluğa düşer.
Bu boşluk; yalnızlık değildir. Kalabalıkların ortasında da hissedilebilir.
Başarısızlık değildir. En parlak başarıların gölgesinde de büyüyebilir.
Hatta bazen her şey yolundayken bile insanın içine yerleşir.
Çünkü boşluk, sahip olduklarımızla değil, kendimizle kurduğumuz bağla ilgilidir.
Ne gariptir ki çoğumuz o boşluğu doldurmaya çalışırken aslında ona tutunuruz.
Bizi mutsuz eden ilişkileri bırakmayız. Bize iyi gelmeyen alışkanlıkları sürdürürüz.
Çoktan bitmiş hikâyelerin içinde yaşamaya devam ederiz.
Çünkü boşluk korkutucudur. İnsan bazen acıya bile alışır ama bilinmezliğe alışamaz.
Oysa bazı boşluklar doldurulmak için değil, fark edilmek için vardır.
Bir odanın penceresi boşluk sayesinde ışık alır.
Bir müzik eserini anlamlı kılan notaların arasındaki sessizliktir.
Hayat da böyledir. Bazen eksilen şeyler bize kaybettiklerimizi değil, gerçekten neye ihtiyaç duyduğumuzu gösterir.
Belki de sorun boşlukta olmak değildir. Sorun, boşluğu bir düşüş olarak görmekte yatıyordur.
Çünkü her yeniden başlangıç önce bir boşluk yaratır.
Yeni bir aşk başlamadan önce eski duyguların çekildiği bir alan oluşur.
Yeni bir hayat kurulmadan önce eski düzen yıkılır.
Yeni bir insan olmadan önce eski benliğimizden vazgeçmemiz gerekir.
Bu yüzden boşluk bazen kayıp değil, dönüşümün habercisidir.
İnsan hayatının bazı dönemlerinde hiçbir şeye tutunamadığını hisseder.
İşte tam o anda fark etmesi gereken bir gerçek vardır:
Belki de ilk kez dışarıdaki bir şeye değil, kendisine tutunmayı öğreniyordur.
Boşluk her zaman düşmek değildir.
Bazen kanatların açılabilmesi için gereken mesafedir.
O yüzden bazen içimizdeki boşluğa tutunmak bizi hayatta tutar.