YARININ ADRESİ YOK
Kasada önümde duran kadın, elindeki çikolatayı birkaç kez çevirdi. Fiyat etiketine baktı. Sonra yanındaki küçük çocuğa... Çocuk bir şey demedi. Israr etmedi. Ağlamadı da. Sadece gözleriyle bekledi. Kadın dudaklarını hafifçe büzdü. "Evde vardı bundan," dedi. Çikolatayı sessizce rafa bıraktı. O an marketteki floresan ışıkları altında kimsenin görmediği bir şey gördüm. Bu, bir çikolatadan vazgeçmek değildi. Bu, bir annenin içinde büyüyen yetersizlik hissiydi. Çocuk arabasını iterken omuzları biraz daha düşmüştü. Belki kimse fark etmedi. Ama ben o omuzlarda sadece market poşetlerinin değil, hayatın yükünü gördüm.
Eve dönerken düşündüm. Son zamanlarda herkesin omuzları biraz daha düşük değil miydi? Otobüste yan yana oturan insanların yüzlerinde aynı yorgunluk vardı. Kafelerde sessizce telefon ekranına bakan gençlerde de... Trafikte korna çalan sürücülerde de... Sokakta birbirine ters bakan insanlarda da... Sanki görünmeyen bir ağırlık hepimizin sırtına yerleşmişti.
Geçen gün kırmızı ışıkta iki sürücünün kavga ettiğine şahit oldum. Sebep komikti. Belki birkaç saniyelik bir bekleyiş. Belki yanlış anlaşılmış bir hareket. Ama öfke büyüktü. Çünkü aslında mesele trafik değildi. İnsanlar birbirlerine değil, hayatın kendilerine yüklediği ağırlığa bağırıyordu. Kimi yıllardır karşılığını alamadığı emeğe... Kimi yarım kalan hayallerine... Kimi hiç bitmeyen geçim derdine... Kimi de sürekli ertelenen umutlarına... Öfke, yanlış adrese teslim edilen bir mektup gibiydi. Herkes başka birine kızıyor görünüyordu ama aslında içindeki sıkışmışlığa bağırıyordu. Sonra fark ettim ki çevremde yeni bir hastalık yayılıyor. Adı konulmamış bir hastalık. Plan yapamama hastalığı. Eskiden insanlar gelecek yazın tatilini konuşurdu. Çocuklarının üniversitesini düşünürdü. Beş yıl sonrasının hayalini kurardı. Şimdi ise sohbetler farklı.
"Bakalım haftaya ne olacak."
"Önce şu ayı atlatalım."
"Yarını bir görelim."
Hayat, uzun bir yol olmaktan çıktı. İnsanlar birkaç günlük mesafelerle yaşamaya başladı. Çünkü önlerini göremiyorlar. Çünkü güven duygusu, sessizce hayatlarımızdan çekilip gitti.
Bir akşam balkonda otururken karşı apartmanın ışıklarına baktım. Her pencerede ayrı bir hikâye vardı. Kimi televizyon izliyordu. Kimi çocuğunun ödevine yardım ediyordu. Kimi sessizce tavana bakıyordu. Ama içimde garip bir his vardı. Sanki bütün o evlerde aynı soru dolaşıyordu; "Yarın nasıl olacak?"
Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu budur. Fiziksel değil... Ruhsal. İnsan bedeni açlığa, susuzluğa, yorgunluğa dayanabilir. Ama belirsizliğe uzun süre dayanamaz. Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece bugün değildir. Yarına dair inancıdır. İşte bu yüzden markette rafa bırakılan o çikolata sadece bir çikolata değildi. Trafikte yükselen sesler sadece öfke değildi. Ertelenen planlar sadece plan değildi. Bunların hepsi aynı duygunun farklı yüzleriydi.
Bir neslin sessizce taşıdığı yükün... Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğu şeyin adı para değil, güven duygusuydu. Çünkü insan geleceğe inanabildiği sürece yoksunlukla mücadele eder. Ama geleceğe olan inancını kaybetmeye başladığında, asıl yoksulluk o zaman başlar.
Ekleme
Tarihi: 04 Haziran 2026 -Perşembe
YARININ ADRESİ YOK
Kasada önümde duran kadın, elindeki çikolatayı birkaç kez çevirdi. Fiyat etiketine baktı. Sonra yanındaki küçük çocuğa... Çocuk bir şey demedi. Israr etmedi. Ağlamadı da. Sadece gözleriyle bekledi. Kadın dudaklarını hafifçe büzdü. "Evde vardı bundan," dedi. Çikolatayı sessizce rafa bıraktı. O an marketteki floresan ışıkları altında kimsenin görmediği bir şey gördüm. Bu, bir çikolatadan vazgeçmek değildi. Bu, bir annenin içinde büyüyen yetersizlik hissiydi. Çocuk arabasını iterken omuzları biraz daha düşmüştü. Belki kimse fark etmedi. Ama ben o omuzlarda sadece market poşetlerinin değil, hayatın yükünü gördüm.
Eve dönerken düşündüm. Son zamanlarda herkesin omuzları biraz daha düşük değil miydi? Otobüste yan yana oturan insanların yüzlerinde aynı yorgunluk vardı. Kafelerde sessizce telefon ekranına bakan gençlerde de... Trafikte korna çalan sürücülerde de... Sokakta birbirine ters bakan insanlarda da... Sanki görünmeyen bir ağırlık hepimizin sırtına yerleşmişti.
Geçen gün kırmızı ışıkta iki sürücünün kavga ettiğine şahit oldum. Sebep komikti. Belki birkaç saniyelik bir bekleyiş. Belki yanlış anlaşılmış bir hareket. Ama öfke büyüktü. Çünkü aslında mesele trafik değildi. İnsanlar birbirlerine değil, hayatın kendilerine yüklediği ağırlığa bağırıyordu. Kimi yıllardır karşılığını alamadığı emeğe... Kimi yarım kalan hayallerine... Kimi hiç bitmeyen geçim derdine... Kimi de sürekli ertelenen umutlarına... Öfke, yanlış adrese teslim edilen bir mektup gibiydi. Herkes başka birine kızıyor görünüyordu ama aslında içindeki sıkışmışlığa bağırıyordu. Sonra fark ettim ki çevremde yeni bir hastalık yayılıyor. Adı konulmamış bir hastalık. Plan yapamama hastalığı. Eskiden insanlar gelecek yazın tatilini konuşurdu. Çocuklarının üniversitesini düşünürdü. Beş yıl sonrasının hayalini kurardı. Şimdi ise sohbetler farklı.
"Bakalım haftaya ne olacak."
"Önce şu ayı atlatalım."
"Yarını bir görelim."
Hayat, uzun bir yol olmaktan çıktı. İnsanlar birkaç günlük mesafelerle yaşamaya başladı. Çünkü önlerini göremiyorlar. Çünkü güven duygusu, sessizce hayatlarımızdan çekilip gitti.
Bir akşam balkonda otururken karşı apartmanın ışıklarına baktım. Her pencerede ayrı bir hikâye vardı. Kimi televizyon izliyordu. Kimi çocuğunun ödevine yardım ediyordu. Kimi sessizce tavana bakıyordu. Ama içimde garip bir his vardı. Sanki bütün o evlerde aynı soru dolaşıyordu; "Yarın nasıl olacak?"
Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu budur. Fiziksel değil... Ruhsal. İnsan bedeni açlığa, susuzluğa, yorgunluğa dayanabilir. Ama belirsizliğe uzun süre dayanamaz. Çünkü insanı ayakta tutan şey sadece bugün değildir. Yarına dair inancıdır. İşte bu yüzden markette rafa bırakılan o çikolata sadece bir çikolata değildi. Trafikte yükselen sesler sadece öfke değildi. Ertelenen planlar sadece plan değildi. Bunların hepsi aynı duygunun farklı yüzleriydi.
Bir neslin sessizce taşıdığı yükün... Ve belki de en çok ihtiyaç duyduğu şeyin adı para değil, güven duygusuydu. Çünkü insan geleceğe inanabildiği sürece yoksunlukla mücadele eder. Ama geleceğe olan inancını kaybetmeye başladığında, asıl yoksulluk o zaman başlar.
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.