Kadın, hayatın ona ayırdığı payı çoktan tükettiğini sanıyordu.
Aşk defterini kapatmış, umut kelimesini sadece başkalarına yakıştırır olmuştu.
Sabahları uyanıyor, görevlerini yerine getiriyor, geceleri ise kimseye belli etmeden içindeki o sessiz boşluğa sarılıyordu.
Umutsuzluk öyle gürültülü bir şey değildir.
Bağırmaz.
Kapıyı çarpmaz.
Sadece insanın içine yerleşir ve “Artık yeter” der.
İşte kadın; aşkı romantik cümlelerin arasından çıkarıp gerçek hayatın sert zeminine koymuş,
kırılan yerlerini kendi kendine toplamıştı.
Kimseye belli etmiyordu ama içindeki o ince yer çoktan yorulmuştu. Beklemekten değil…
inanmak zorunda kalmaktan yorulmuştu.
“Demek ki bana göre değil,” demişti bir gece.
O cümleyi kurduktan sonra insanın içinde tuhaf bir sessizlik olur.
Kabul gibi görünen ama aslında vazgeçiş olan bir sessizlik.
Tam o sırada çıktı karşısına adam. Ne büyük sözlerle geldi.
Ne de hayatını değiştirme iddiasıyla. Sadece baktı.
Öyle bir baktı ki, kadın uzun zamandır ilk defa saklanma ihtiyacı hissetmedi.
Adamın gelişi gürültülü değildi.
Bir sabah mesajı kadar sade, Bir akşam “yoruldun mu?” sorusu kadar inceydi.
Kadın önce direndi.
Çünkü insan en çok da iyiliğe şüpheyle yaklaşır, canı çok yanmışsa. Ama adam sabretti.
Kadının duvarlarını yıkmaya çalışmadı. Kapının önünde bekledi.
Ve bazen bir kadının hayatındaki en büyük güzellik,
kapıyı kırarak giren değil; kapının açılmasını sabırla bekleyendir.
Kadın bir gün fark etti; Gülüşü değişmişti.
Sesindeki sertlik yumuşamıştı. Kalbi hâlâ temkinliydi ama artık kapalı değildi.
Vazgeçmişken…
Hayat ona yeniden bir ihtimal sunmuştu. Büyük vaatlerle değil, küçük ama gerçek adımlarla.
Çünkü bazı adamlar mucize değildir.
Bir kadının küllerine üfledikleri nefesle, içindeki ateşi hatırlatırlar.
Ve bazı kadınlar en güzel hikâyelerine, tam da vazgeçmişken başlarlar.